Sokak Köpeğiyle Ağlayan Kadın

kadin-ve-kopek

Kasım güneşinin cömert davrandığı günlerden biriydi… Rüzgar almayan kuytu bir köşede, gözleri kapalı güneşleniyordu… Ayak seslerimden olsa gerek ona yaklaştığımda gözlerini açtı. Sonra göz göze geldik. Güzel gözlerini, gözlerime kenetledi… Oradan da taaa ruhumun derinliklerine… Buğulu gözlerine bakmaya daha fazla dayanamadı gözlerim; bıraktı yaşlarını… Karşılıklı ağladık, sessizce… Bir biz biliyorduk niye ağladığımızı, bir de denizden umudunu kesmiş; artık karada yaşamaya mahkum, tepemizde uçan garip martılar…

xxx

Bilmem daha önce söyledim mi doğma büyüme İstanbullu olduğumu… Konuyla ne alaka demeden gelin sizi çocukluğumun İstanbul’una götüreyim…

Çocukluğum ve evlenene kadar gençlik yıllarım büyükçe bir bahçesi olan 3 katlı, ahşap, büyükçe bir evde geçti; Yusufpaşa Semti’nde… Yusufpaşa, Aksaray ile Fındıkzade arasında, İstanbul’un en eski sokaklarının olduğu bir semttir. Millet Caddesi ile Vatan Caddesi’nin arasında, onlara paraleldi evimizin sokağı. Şehrin göbeğinde olmasına karşın, çok uzun yıllar sokağımızın yolu topraktı. Yağmur yağdığı zamanlarda çamurlu ayakkabılarla dolaşmamak için, caddeye kadar eski ayakkabılarımızla çıkar, çamurlu yol bittiğinde çantamızdaki temiz ayakkabılarımızı giyer, öyle devam ederdik gideceğimiz yere…

Yakın yerlere gitmek için otobüse binmezdik, genellikle yürüyerek giderdik. Zaten hatlar çok az, otobüs sayısı ‘yok’a yakındı. Ancak bindiğimizde değişmez bir kural vardı. Ayakta yaşlı yolcu olmazdı kesinlikle. Kadın varsa eğer ayakta, otobüste oturan erkek olmadığından olurdu..

Ders çalıştığım üst kattaki misafir odasında kışın soba yanmazdı. Sınavlara, sırtımda bir battaniye, bir aşağı bir yukarı odayı boydan boya adımlayarak çalışırdım, üşümemek için…

Şimdilerde hani ‘alnı secdeye değen’ler diye tabir ediyorlar ya; biz o zamanlar ‘namazında, niyazında’ derdik dindar kişiler için. Annem de rahmetli namazında niyazında bir kadındı.

Çok da zevkiydi…

Pardesüleri ile uyumlu eşarpları vardı hep. Her daim permalı olan saçlarından küçük bir perçemi eşarbının dışında kalır, alnını süslerdi… Dışarda başı kapalıydı; ama misafir de gelse, evde asla…

Yazılmamış, büyükten küçüğe geçen ahlaki değerlerimiz vardı; temelinde sevgi ve saygıyı barındıran. Mesela kimse kimsenin karısına, kızına yan gözle bakmaz; komşu gençler birbirleri ile kardeşmiş gibi yetiştirilirdik. Kimsenin başkasının malında, mülkünde gözü olmazdı. Çalmak, çırpmak, başkasının hakkına tecavüz etmek yoktu. Ya da öylesine azdı ki; bize yok gibi gelirdi…

Babamın, yaz akşamları orta kattaki pencerenin önüne kurulan küçük masada içtiği rakının kokusu, aşağıdaki sokak kapısının önünden bile anason anason kokardı…

Ramazan akşamları teravih namazına giden anne ve babalarımızı, Sadi Kazgani Camii (ki sokağa da adını vermiştir)’nin köşesindeki sokak lambasının altında kızlı erkekli çekirdek yiyerek beklerdik.

Yazları haftaiçi kuran kursuna giderdik. Hatta ben ilk hatimimi ilkokula başlayacağım yaz sonu indirmiştim. Evde büyük bir mevlid töreni yapmışlar, bana da Kuran’dan sureler okutmuşlardı…

Haftasonları Florya’ya denize giderdik. Anneler başörtülerini enselerinden toplar, bluzlerinin kollarını dirseklerine kadar kıvırır, dizlerine kadar denize girer, sonra gerideki ağaçların altında kadınca sohbetlere dalarlardı. Biz çocuklar; yani kızlar ve erkekler babalarımız eşliğinde denizin, yazın ve çocukluğumuz tadını çıkarırdık…

Mutluyduk, çok zengin değildik ama çok varlıklıydık… İnsana, bitkiye ve hayvana eşit yoğunlukta sevgi ve saygı duymayı öğretmişti ailelerimiz… O nedenle bir insana, bir kediye, bir köpeğe eziyet edemezdik; ne ahlakımız, ne terbiyemiz, ne de dini inançlarımız buna izin vermezdi… Meyve topladığımız ağacın dalı kırılacak diye ödümüz kopardı, baharda açan papatyadan taç yaparken bile mahcubiyet duyardık, büyüklere saygıda kusur etmek diye bir tanım zaten yoktu.. Bütün bunlardan belki de, çocukluğumuzun ve gençliğimizin o çamurlu yolunda yürürken ayakkabımıza sürülen çamur, asla yüreğimize ve ruhumuza sıçramayamadı…

xxxxx

Şimdi…

Şimdiyi anlatmaya gerek var mı?

Ya da şimdinin İstanbul’unu bilmeyen var mı?

Önce insanlar İstanbul’un ruhunu aldılar, şimdi İstanbul insanların ruhunu alıyor…

Geriye kalan…

Sevgisiz ve saygısız robotlar şehri: İstanbul…

 xxxx

Bir süre daha baktık yaşlı gözlerle birbirimize…

Yorumlar