in

Bir “Prenses” Varmış Bir Yokmuş…

Onu ilk gördüğümde sanki doğumundan beri birlikteymişiz gibi sevgiyle bakıyordu gözleri. Nereden bilecektik ki hain bir planla yollarımızın acımasızca ayrılacağını? İşte bir Prenses’in varoluş ve yokoluş hikayesi…

Ekim 2015 ortalarında ilk kez bir çocuk parkı kenarında yiyecek ararken gördüm, can dostum Prenses’i. Bir çocuk masumluğundaydı yüzü, karnı onun çok kilolu olduğunu gösteriyordu fakat hala yemek arayışındaydı. Kim bilir nereden gelmişti bu ücra mahalleye? Hangi densiz yine kendini tatmin edip sokağa bir can daha bırakmıştı? Bilinmezdi, bilinemezdi… O da bilmiyordu. Bildiği tek şey, üşüdüğü, aç olduğuydu. Göz göze geldiğimiz ilk anda gözlerindeki yardım çığlığını hissettim.

Aylar sonra ismini “Prenses” olarak koyacağımız, bu şişman uzun tüylü golden retriever köpek sokaklara terk edilmişti.

prenses2

Girişte de belirttiğim gibi yaşadığım yer sefil, ücra bir mahalle. Yanlış anlamayın, insanlarından bahsediyorum. Yoksa dört tarafı ormanlarla çevrili, doğal yaşamın hakim olduğu bu cennet yeri kim sevmez ki? Takdir edersiniz ki vahşetin, caniliğin, barbarlığın olduğu bir yer ne olursa olsun yaşamın kötü yanını size yansıtan bir iklime sahiptir. İşte Yalova’nın bu mahallesi de maalesef ki kirletildi, medeniyet görmemiş insanlara verildi, vahşileştirildi.

Altı yaşımdan beri bu semtte oturuyorum. Her gün selam verdiğim birçok insanın aslında iç dünyalarında bu denli vahşileşeceklerini bilsem, tahmin etsem, bugün bunları asla yaşamazdım…

Sayısı belli dahi olmayan, birçok köpeği, kediyi, kirpiyi ve birçok türde canlıyı; işte bu vahşi insanlar attıkları zehirli tavuk parçalarıyla katlettiler.

prenses6

Bir varoluşun, bir dirilişin ve bence en önemlisi de bir KURTULUŞ’un hikayesidir bu yazacaklarım…

Prenses’i sahiplenmeye kararlıydım. Fakat bu çok zor olacaktı, çünkü aynı apartmanda yaşadığımız insanlar adım kadar emindim ki sorun üzerine sorun çıkaracaklardı. Ama “Olsun! “ diyordum, “Sokakta yaşam savaşı vermek yerine bizimle kalacaksın!” diyordum her seferinde.

Öyle de oldu. O kadar sevimliydi ki, bakımı oldukça yüzüne renk gelmişti. Henüz birkaç saat olmasına rağmen, sanki doğumundan beri birlikteymişiz gibi sevgiyle bakıyordu gözleri. Son ana kadar…

prenses3

Akşam eve geldiğimde, gün içinde yaşananlardan ziyade gündemimiz yeni tanıştığım köpekti. Evet, yine biliyordum ki köpek eve giremeyecek kadar büyük ve kiloluydu. Üstelik tüyleri çok uzundu. Alerji problemimden ziyade annemin tedavi gördüğü hastalık bu köpeğe evde bakamayacağımız anlamına geliyordu. Babam da annem de yaşadıkları, doğdukları yerde hayvanlarla iç içe bir ortamda yetiştikleri için hayvanlar konusunda en ufak bir korkuları yoktu. Kararım netti, bahçede bizimle kalacaktı. Ailem bu konuda ciddi anlamda destek oldular. Ancak ya komşular? “Onlar” ne derdi? Tavrım netti, kim ne derse desin ben bir kişinin lafıyla, bu hayvanı bırakamazdım. Hemen belediyemize haber verdim, gerekli veteriner desteği sağlanacak, Prenses’imizin aşı ve diğer işlemleri ivedilikle yürütülecekti. Öyle de oldu.

Bir başka köpek arkadaşı daha vardı. “Boz” Onu da sahiplenmiştik, o Prenses’e göre daha yabaniydi. Çoban kangalı kırması dişi bir köpekti. Birlikte iyi ikili olmuşlardı bile…

prenses1

Aradan günler geçtikçe Prenses babamla birlikte kahveye gidip geri geliyor, mahalleye uyum sağlıyordu. Onu bir kez gören tekrar ardına bakıyor, “O geçen köpek miydi? Yoksa hayal mi gördüm?” diye tepkiler veriyordu. Çünkü Prenses “obezite” hastalığına yakalanmıştı. Gerekli çalışmaları yapmamızın ardından Prenses’imize diyet uygulaması yaptık. Ancak bahçede olduğu için diyeti sürekli bozuluyordu. Onu görenler “Aman ne tatlı bir köpek, al bakalım!” diyerek şeker, çikolata tarzı onun için çok zararlı besinler veriyorlardı. Tabii ki Prenses, hepsini yiyordu. Bir türlü kilo veremiyordu.

prenses5

“Zehirlerler söyleyeyim”

Orman yürüyüşlerimizde o ve Boz köpeğimiz birlikte bize eşlik ediyor, doyasıya koşuyorlardı. Onlar için endişeliydim, çünkü insanlar artık onları istemiyorlardı. Evimin penceresinden aşağıda bulunan Prenses’e bakarken, oradan geçip camiye giden bir adam laf attı. “Bıktık artık bunlardan! Hep sen alıştırıyorsun buralara! Saldırıyorlar, çoluk çocuk korkuyor! Zehirlerler, söyleyeyim!” Bu lafları duyunca gereken cevabı yapıştırdım elbette ancak son söylediği söz içime işledi, “Zehirlerler söyleyeyim!”. Bu ne demekti, nasıl bir cana kıyılırdı ki? Hani “yaratılan yaratandan ötürü” seviliyordu? Bunu bir başkası dememişti, beş vakit namazında olan merhamet sahibi olması beklenen, yaşlı bir mahalle sakini diyordu. Evet, ne olursa olsun biliyorduk ki burada hayvanlar değersizdi, öldürülmeleri revaydı. Ama müsaade etmeyecektik, mücadeleye devam edecektik. Böyle konuşmuştuk Prenses’le…

Çok bir vakit geçmedi, dedikleri artık yaşanıyordu. Arka tarafta bir gecede kırk küsur hayvan telef edilmişti, üstelik yapanlar belli değildi. Okulumdan hemen çıkıp mahalleye geldim. Bir kaç duyarlı insan ve gözü yaşlı çocuklar dışında kimsenin pek umurunda değildi, beklemiyordum da zaten. Gelmeden önce annemi aramış, Prenses ve Boz’a dikkat etmesini söylemiştim. Gelince zaten önce bizim bahçeye uğramış iki canımı da görünce rahatlamıştım. Ancak giden kırk küsur hayvan bizi mahvetmişti. Çünkü katilleri belli değildi, koskoca mahallede iki yerde kamera sistemi vardı. Muhtarımız, güvenlik güçleri, basın mensubu arkadaşlarımız ellerinden geleni yaptılar ancak katiller maalesef bulunamadı. Evet, bu kaçıncıydı? Bir köpek mi fazlaydı? Hem de sakin, uysal köpekler? Sadece köpek mi, asla! Kediler, kirpiler, çakallar, tilkiler… Hepsi, hem de hepsi bir gecede… Buna hangi yürek dayanırdı ki? Basına ne demeçler verdik, sonuçsuz kaldı… Çok üzüldük, kahrolduk. Hangi vicdan buna göz yumardı ki? Kurtarılabilen birkaç köpek dışında diğerleri ölmüştü. İşte o anda insanların bu canlılar için ne kadar gözlerinin döndüğünü gördüm. Barbarlaşan, vahşileşen bir mahalle olmuştu artık. Utanıyordum burada yaşamaktan…

prenses4

Çok yağmurlu bir günde eve geldiğimde Prenses içerdeydi.Yüzüne doğru “Sakın ses çıkarma Prenses” dedim. Biliyordum ki binaya girdiğini duysalar onu çıkaracaklardı. Yarım saat geçmeden büyük bir gürültüyle apartman kapısı açıldı, taşlar fırlatılmaya başlandı. Gelen canavarca ses bu olayın binamızda yaşayan bir mahlukatça başladığını gösteriyordu. “Kim sokuyor bu pis köpeği, defolun gidin buradan, alan bakan varsa evine alsın, mikroptur bu, şerefsizler, adiler!”  Ve dahası… Hırsını alamamış olacak ki, Prenses’in arkasından apartmandaki plastik sandalyeyi fırlatmış, şansa ona gelmemiş ancak sandalye paramparça olmuştu. Onun seviyesine inmedik, aksine anlayacağı şekilde konuştuk. Bir daha bu hayvana dokunduğu anda neler olacağını anlattık. Tabii ki süt dökmüş kedi gibi oldu, özür diledi. Olayın ardından her zamanki gibi sessizliklerini muhafaza eden komşularımızla aramıza set çektik, bundan sonra kimseye “eyvallah” etmeyecektik.

Günler geçiyor, Prenses ile aramızdaki ilişki sıkılaşıyordu. O artık bizimdi, biz onunduk.  Benim karşıma çıktığı için şükrediyordum, mutlu oluyordum her baktığımda onun yüzüne. İnsan gibiydi hareketleri, yemek yemesi, su içmesi, duyarlılığı, duyguları… Hepsi, bir insan gibiydi, ruhu da…

prenses-ajanimo

Nereden bilecektik ki hain bir planla yollarımızın acımasızca ayrılacağını?

O karanlık sabaha uyandığımda içimde bir sıkıntı vardı, ne olacak ki dedim. Prensesin yemek tabağını diyeti ölçüsünde koydum, her ne kadar uy(a)masa da… Temiz bir nefes içime çekip eve girdim. O hafta kuzenlerim buradaydı, onlar da çok severdi yeşil doğayı. Prenses’e aşıklardı zaten. Öğlen saatleriydi, mahallede yürüyüş yapmak istedik. Prenses, demir eksikliği nedeniyle sokakta ne bulsa yiyen bir köpekti. Yolda yürürken bir anda ağzına siyah, kurumuş bir parça aldı. Direkt müdahale ettim atması için ancak yutmuştu bile… Eve döndüğümüzde Prenses titriyordu ve ağzından köpükler çıkarıyordu. Anında soğukkanlı bir şekilde acil veterinerliğe haber verdim, öğretmenimi çağırdım. Prenses artık ayakları üzerinde duramamış, yan dönmüştü. Kalbi zayıflıyordu, hemen kalp masajına başladık. Bir an hızlanır gibi oldu, iğne yapıldı. Yoğurt veriyorduk ama nafile. Dilinin morarıp şişmeye başladığını görünce; gövdesinden tutup ambulansa yerleştirdim. Gittiğimizde artık her şey için geçti. Evet, bu bir şaka olabilirdi. Bu hain bir oyundu. Aynı gün büyük bir katliam olmuş, birçok hayvan telef olmuş ve kalan artıklar yollara saçılmıştı. Demek yediği son şey onu bu hale getirmişti. Sonradan anlamıştım bunları. Günlerce kendimize gelememiştik. Onu sevenler, çocuk arkadaşları, Boz köpek… Herkes ağlıyordu. Boz köpeğin gözyaşlarını ilk kez görüyordum. Arkadaşının gittiğini o da anlamıştı demek ki… Babamın ilk kez yanımda ağladığını gördüm. Ciddi bir süreç yaşıyorduk ve nasıl atlatacağımızı bilmiyordum…

img_20151004_210738
Sizin hiç köpeğiniz oldu mu?
Gözü gözünüzde yaşayan, dışarı çıktığınızda arkanızdan ağlayan, girdiğinizdeyse sevincinden ne yapacağını bilemeyen, isterseniz sizin için canını verecek kadar size tutkun ve sevgi dolu, kaç yaşında olursa olsun hep bir bebek olan köpeğiniz oldu mu hiç?
Peki bir anda yeri boş kaldı mı? Sizi gördüğünde deli gibi sallanan kuyruğunu göremez oldunuz mu? Ya her şeyi anlattığı gözleri kapanıp gitti mi? Karşınızda titreyerek, ağzından köpükler çıkararak ölümü karşısında çaresizlikle beklediniz mi? Baktığınız her yerde o mu var artık?
Sizin hiç köpeğiniz öldü mü?

 

Yorumlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

Yorumlar

Donmuş Göle Düşen Köpeği Kurtaran İyi İnsanlar

Eşek Gülsüm’ün Hüzünlü Ancak Umut Dolu Hikayesi