İnsan Ölümlü Olduğunu Kabul Ettiğinde

3667

Kanser olduğunu ilk öğrenen her ölümlü gibi ben de günlerce, haftalarca ve hatta aylarca tarifi imkansız moral çöküntüleri içinde kayboldum. Beni yerden yere vuran öyle büyük duygu fırtınalarına yakalanıyordum ki, ayağa kalkmaya çalıştığım her seferinde yüreğimdeki acı, kan revan içinde bırakıyordu gözyaşlarımı…

2009 yılının sonlarına doğru sol memedeki kitle elime geldiğinde kendime kanser olmayı yakıştıramasam da doğru semt kliniğinin yolunu tuttum mamografi çektirmek üzere… Ardından lüzum üzere ultrason, ardından lüzum üzere iğneli biopsi… Maalesef tespitimde yanılmamıştım. Sol memedeki o kitle kanserliydi…

Ameliyatı yapacak olan o ünlü doktoru bulana kadar çok kapı çaldık. Kararsız olmak ne kötü o gibi durumlarda. Ameliyatı yapacak doktorum yılbaşı tatili için yurt dışına çıkacaktı… Sonrasında da bir tıp kongresine katılacak… Bütün bunların sonrasına takvimden ameliyat için gün tespit ettik: 10 Ocak 2010…

Çok kötü bir süreçti… Yaşadığım iniş ve çıkışları, her çıkmaya çalıştığımda aşağı daha hızlı savruluşumu anlatmayacağım burada size… Ne yalan söyleyeyim; çünkü ben bile hatırlamak istemiyorum o karanlık günleri…

Memeyi koruyup, koruyamayacağına ameliyat sırasında karar verecekti doktor. Ayıldığımda yani beni 2 seçenek bekliyor olacaktı; 1) Sol memem yerinde duruyor olacaktı, 2) Sol memem alınmış olacaktı…

Başarılı bir ameliyattan, sol memem yerinde durarak çıktım. Kanserli bölge kazınmış, koltuk altı lenfler de tedbiren ‘ne olur ne olmaz’ alınmıştı… Ertesi gün taburcu oldum. Bu işin en kolay kısmıydı. Asıl zor dönem bir hafta sonra başlıyordu. Bütün vücut yeniden tarandı, kemikler dahil başka yerde var mı, yok mu diye… Yoktu… Çok erken yakalamıştım illeti. Kemoterapiye gerek duyulmadı, 30 seans radyoterapi ve ağızdan ilaçla tedaviye devam edecektim. Bir yandan ağızdan ilaç tedavisine başladım. Bir yandan da radyoterapiyi nerede alacağımı tespit etmek için bu üniteye sahip hastaneleri ziyaret etmeye başladık. Çok ünlü özel bir hastanenin, ABD’den yeni transfer edilmiş radyoterapi bölümü başkanı, eski nesil makina ve yöntemlerle verilen radyoterapinin sakıncalarını anlattığında kendimi çok bilmiş olarak kabul eden ben, ne kadar kulaktan dolma bilgilerle bizi şişirdiklerinin farkına panikleyerek vardım. Sol memeden alacağım yanlış radyasyon önümüzdeki 5 yıl içinde kalp rahatsızlıklarına, takibi yıllarda da ciğer hastalıklarına neden olabilecekti.

O ünlü hastanedeki 30 seansın fiyatını öğrenmek istediğinizi biliyorum.

Bir daire parasına yakındı. Gerçi gazeteci olduğum için yine yüzde 50’ye varan indirim alabiliyordum ama…

Kendi hür irademle radyoterapi almayı reddettim.

Ameliyatımdan bir ay sonra küçük oğlum uzun dönem askere gitti…

Eşimle yalnız kaldık; ben işe gitmeyi de bıraktım…

Ve 2 kedimle birlikte, bir nevi inzivaya çekilerek; yaşamı kendi akışına bıraktım… Hayat ilerleyen dönemde bana 2 kedi daha armağan etti…

Her kontrol dönemi biraz kabuslu geçse de, yıllar ilerledikçe ben kanserden değil, kanserin benden korktuğunu fark ettim. Geçmişte yaptığı gibi, beni bir daha oradan oraya savuramadı ve sonunda onu yendim…

 

BİOREZONANS TEDAVİSİ

Geçenlerde okuduğum bir makale biorezonans isimli bir tedavinin, 400’e yakın hastalık üzerinde Avrupa ve Amerika’da yıllardır uygulandığını ve hastalığa neden olan gerçek sorunu tespit ettikten sonra kişiyi bütünsel olarak ele alıp buna göre frekans ile yapılan bir tedavi şeklini anlatıyordu. Bu tedaviyi Türkiye’de uygulayanlardan bir uzman doktor olayı “Hastalıklı dokulara yaydıklarının tam aksi yönde frekans yollayarak bu hastalıklara karşı savaşma yöntemine biorezonans tedavisi diyoruz. Şimdiye dek aralarında kanser, fıtık, çölyak, alerji ve obezitenin de bulunduğu 400’ü aşkın hastalığın tedavisinde başarılı sonuç verebildiği kanıtlanmış durumdadır” şeklinde anlatıyor…

Diğer taraftan yapılan araştırmalara göre kedilerin 20-140 Hz. aralığında titreşim yaydığını biliyoruz. Bu frekansın kemik hastalıklarına iyi geldiği, kedi sahiplerinin stresten uzak kalabildikleri, kalp krizi risklerinin daha düşük oldukları da yazılıp, söylenenlerden…

İşi nereye bağlayacağımı tahmin ettiniz sanırım artık…

Evet, ben kanseri kedilerimin yardımıyla yendiğimi düşünüyorum…

Ortalama her kedimin 100 Hz frekans yaydığını farz edin 100×4= 400 Hz frekansa sahibim ben. Bu 400 Hz frekans dışardan vücuduma aksi yönde tedavi etkisi yaptı mı onu net olarak bilmiyorum ama; 4 kedimin bana bahşettiği büyük sevgi, yaşama dört elle tutunmayı, pozitif olmayı, sevginin gücünü öğretti.

Bütün bu yaşadıklarımın toplamında çok önemli bir şey daha öğrendim; ölümden korkmamayı… İnsan ölümlü olduğunu, ölümün bir nefes kadar yakınında olduğunu kabul ettiği anda; bütün dünya hırsları kendiliğinden sıfırlanıyor; sizden geriye kalan tek şey, giderken arkada bırakacağınız bir hoş seda olacak; o da sevgiden geçiyor işte, bunun başka yolu yok…

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading…

0

Yorumlar

David Cameron Gitti, Kedisi Kaldı

Kuzey Irak’a Bir Uçağın Çok Sayıda Çekirge Bıraktığı İddiası Araştırılıyor